Kitap Detayları
Sonsuzluk Teknolojileri Yılmaz Değirmenci
4.50 TL

Yayınevi: Tek Ağaç Yayınevi

Özellikler: Boyut: 14 x 20 / 2. Hamur / 176 sayfa

Yayın Tarihi: 2005 Tür: Hediyelik

ISBN: 9758888382, Barkod: 9799758888381

Karton Kapak 14 x 20 CM

Facebookta Paylaş
0 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 50 votes, average: 0,00 out of 5 (0 oy, ortalama: 0,00)
Loading ... Loading ...

Her şey arayışla başlar, arayışsa soru sormakla. Soruyla cevap bir bütünün, iki parçasıdır, soru yoksa cevap da yoktur. Soru cevap demektir aslında.

…Özetle, evrenin dev bir bütüncül bilinçten ibaret olduğunu ve bu bilincin, zaman olgusuyla birlikte bizim seçim ve tercihlerimizide kapsadığını öngörebiliriz. İleri doğru akan zaman, bir nesnenin konumuna ve yerini şimdiye göre göreceli olarak verirken, geriye doğru akan zaman, o nesnenin geçmişteki kendisi ve gelecekteki kendisiyle olan bütünlüğünün korunmasını sağlar. Dolayısıyla kader dediğimiz olgu, bilinçli canlı bir organizmadan ibarettir, öyleki geçmiş ve gelecek kozmik bir sinir sistemi kanalıyla birbirine bağlıdır adeta, geçmiş gelecek, nedenle sonuç bir bütünden ibarettir.

…Metamorfoz… Bozonik kuantum bilincine sahip süperiletken insan: milyarlarca atomun tam bir ahenk içinde tek bir makro atom gibi davranması… Elektron-Pozitron çiftinin elektromanyetik spektrumun ortasında dönmesi, zümrüt ışığı angström birimi, siyah ve beyazın ötesindeki varlığın saydam melekûtuna açılma, tüm varlıkla bütünleşme, shekinah gori/sekine… Cennetteki Âdem’in sırrı, orijinal Admon Kadmon… Bedenin etrafındaki Meissner alanının çekim dâhil tüm manyetik alanları dışlaması ve kendi özel uzay-zamanını oluşturması, sıfır noktası uzay-zamanı… Burada olduğu halde bu dünyaya ait olmayan ışık beden; kozasından çıkmış ve görkem giysisini giymiş olan yeni insanoğlu…

Yılmaz Değirmenci’nin kendi ifadeleriyle Sonsuzluk Teknolojileri:

Sonsuzluk Teknolojileri isimli bu kitapla amacım, önümüzdeki yüzyıl ve daha sonrasında dünyayı şekillendirecek temel teknolojilere ait kilit kavramları bütünsel bir yapı içinde ortaya koymak olmuştur.

Geleceğin dünyasını şekillendirecek en temel teknolojiler; enerjinin serbestçe elde edilmesi, sınırsız iletişim yeteneği, karşıt çekim, yapay biyosfer, yapay zekâ, beyin dalgalarıyla bilgisayarlara arayüz sağlama, ışınlama, zamanda yolculuk ve bir insanı süper insan haline getirme gibi bugün için fantastik görünen birçok mucize kitabın kapsamı içerisinde yer almakta. Bu günün teknolojik altyapısıyla bu mucizeleri gerçeğe dönüştürebilecek kilit kavramların arayışı demek bir anlamda bu.

İçeriğinin bu denli bilim-kurgusal olması nedeniyle “Sonsuzluk Teknolojileri” ismiyle adlandırdığım bu kitapta bu nedenle dağınık ve ilişkisiz gibi görünen ve çoğu yeni yeni anlaşılıp keşfedilmeye başlanan kavramların tek bir bütüncül yapı altında toparlanmış olduğu görülecektir. Tüm bu parçaları büyük deseni tanımlayacak şekilde bir araya getirince, daha önce gözden kaçan, fark edilemeyen veya anlaşılamayan pek çok unsur kendiliğinden belirginleşmiş ve ortaya yepyeni bir bakış açısı çıkmıştır.

Peki gerçekten nedir bu kilit kavramlar? Daha da önemlisi, hepimizin genelde olanaksız olarak düşünüp nitelendirdiği bu teknolojileri geliştirmenin gerçekten bir yolu olabilir mi? Müsaadenizle bir yandan bu kilit kavramları açıklarken bir yandan da kitabın içeriğini özetlemek istiyorum.

Kitap, günümüzde nispeten yeniden popüler olmaya başlamışsa da, hemen hiçbirimizin tanımadığı ve ismi neredeyse hiçbir okul kitabında geçmeyen Nikola Tesla isimli Sırp asıllı Amerikalı esrarengiz bilim adamını okuruna tanıtmakla başlıyor. Radyo, alternatif akım motoru (iki ve üç fazlı dâhil), hidroelektrik santrali, x-ışını, vakum tüp yükselteci, endüksiyon motoru, radar prensipleri, ateşleme bobini, görüntü iletimi, yağ hücrelerinden besin eldesi ve birçok devasa buluş ve çalışmanın babası olan bu mucit, maalesef çeşitli nedenlerden dolayı tarih sahnesinden yavaşça silinmiş, icatlarının ve patentlerinin birçoğu başkaları adına ithaf edilmiş ve zamanla ismi unutulmuştur.

Nikola Tesla’yı gerçek anlamda anlaşılamayan ve ürkülen adam yapan husus ise, yüzyılın başında ilan ettiği yeni bir tür elektrik dalgasıydı. Keşfettiği bu dalgalar Herz tabanlı olmayan, diğer bir ifadeyle, frekans tabanlı dalgalar gibi uzaklığın karesiyle sönümlenmeyen dalgalardı ve yönlendirildiği hedefe ışık hızından bağımsız bir şekilde ansız olarak ulaşmaktaydı. Bu buluş, doğal bir şekilde sınırsız bir iletişim ve enerjinin kapılarının açılması anlamına geliyordu; ancak yapısı gereği temel elektrik kuramlarını tanımlayan Maxwell denklemleri ve temel fizik kuramlarını tanımlayan Einstein denklemleriyle çelişen yapısıyla bilim adamlarından gerekli ilgiyi görmedi ve zamanla – zaten çalışmalarını yalnız yürüten – Tesla’nın tüm birikimiyle birlikte unutuldu.

Toplam beş bölümden oluşan Sonsuzluk Teknolojileri kitabının birinci bölümü Tesla tarafından ortaya konan bu teori yani “Ölçeksel Dalga Teorisinin” tanıtımı ve teknik açıklaması üzerine yoğunlaşmıştır. Ölçeksel Dalga Yaklaşımını kısaca şu şekilde özetlemek mümkündür:

Vakum dediğimiz boşluk aslında boş değildir, sonsuz ufaklıktaki mini kurtçuk deliklerinden oluşan sanal bir denizdir. Elektrik, manyetik ve çekim alanlarının tamamı bu denizde ortak dinamikler tarafından yönetilirler. Bu alanların sanal deniz ortamındaki tutarsız akışımlarını tutarlı hale getirmenin bir yolu vardır; bu yol, üst üste bindirilmiş aynı yönde ancak 180 derece faz farkına sahip iki adet EM sinüs eğrisinin oluşturacağı basınçla bu alanları istenen şekilde yönlendirmek veya kendi aralarında dönüşüme tabi tutmaktır. Bu şekilde işleyen uzay-zaman mühendisliği, hiçlik dediğimiz bölgeden sonsuz enerjinin elde edilmesi anlamına gelir ki, bu nedenle bu teknolojinin diğer bir adı da “Sıfır Noktası Enerjisidir”.

Birinci bölümde teoriyi ortaya koyan kitap, ikinci bölümde ise bu teoriyi uygulamaya aktaracak en uygun fiziksel ortamı ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu fiziksel ortam ise sundukları çarpıcı elektro-manyetik özellikleriyle “Süper İletkenlerdir”.

Süper iletkenler 1911 yılında Hollanda’lı bilim adamı Heike Kamerlingh Onnes’in cıvayı sıvı helyum kullanarak 4 derece Kelvin’e (-269 oC) kadar soğutmasının ardından, cıvanın direncinin tamamını kaybettiğini gözlemlemesiyle keşfedilmişlerdir. Elektrik akımı kapalı bir süperiletken devresinde bir defa harekete geçtikten sonra artık sonsuza kadar (106 yıl) akmaya devam edecektir, bu anlamda süper iletkenliği makroskobik kuantum olgusu olarak tanımlamak da mümkündür.

Süper iletkenlerin ilginç bir özelliği de, bu maddenin mıknatısları geri itmesidir. Diğer bir ifadeyle, süper iletken bir materyalin üzerine konan bir mıknatıs havada askıda kalır. Bu ilginç olgu, Meissner etkisi veya dia-manyetizma olarak adlandırılmaktadır.

Günümüzde elektrik/eletronik, ulaşım, tıp, iletişim ve bilişim endüstrilerinde sundukları özgün fonksiyonlarla birçok uygulama alanı bulmuş olan süper iletkenlerin en büyük sorunu, oda sıcaklığında süper iletkenliğin henüz başarılamamış olmasıdır.

Kitap bir yandan oda sıcaklığında süper iletkenliğin nasıl sağlanabileceğiyle ilgili ilginç ipuçları verirken, diğer yandan da ölçeksel dalga yaklaşımının süper iletkenler üzerinde uygulanmasıyla ne gibi sonuçlar elde edilebileceğini – örneğin karşıt-çekim ile uçma teknolojisi gibi – öngörmeye çalışmaktadır. Kitap bu iki farklı kavramı tek bir bünyede birleştirme çabasının tartışmasız dünya üzerindeki ilk örneklerinden biridir.

Üçüncü bölüm ise farklı bir açılım getirmektedir; Yapay Zekâ (YZ). Zekâ varlığa şekil verip anlam kazandıran yegâne kudrettir. Bu nedenle bizzat zekânın kendi sırrını çözüp insanın düşünme mekanizmasını ortaya çıkarmak, ardından bunu bir mimariye aktararak bu yeteneği istediğimiz alanda tasarruf etmek Sonsuzluk Teknolojilerinin en kaçınılmaz öğelerinden biridir.

Kitap bu bölümde YZ’nin kısa bir tanıtımını yaptıktan sonra, günümüzde bu kapsamda yapılmakta olan çalışmaları alt başlıklar halinde işlemektedir. Bu alt başlıklar, yapay sinir ağları, bulanık mantık, genetik algoritmalar, uzman sistemler ve doğal dil yaklaşımıdır. Burada ifade etmeliyim ki, bu bölümü yazarken özellikle Türkçe kaynaklardan yararlanmaya özen gösterdim.

Bu bölüm bu konuların yanında Düşünme Bilimi alt başlığı altında zihin kontrolü, beyin dalgaları ve insan-bilgisayar arayüzü gibi konuları da ele almaktadır. Ayrıca son zamanlarda oldukça gündeme gelen nano-teknoloji konusunda da kısaca bilgi verilmektedir.

Yapay Zekânın günümüzde halen en büyük eksikliği, gerçek anlamda düşünebilen bilgisayar programlarının yapılmasının zorluğu hatta neredeyse imkânsızlığıdır. Bize çok basit gelen şeyler bile bir bilgisayar programı için inanılmaz karmaşık veya anlaşılmaz olabilir. Örneğin suyun ıslak olduğunu biliriz veya ipin gerildiğini ama itilmediğini. Bir programcı için bunları tanımlamak onlarca yıl alabilir. Kitap bu konuda da bir çözüm arayışına girmiş ve bu çözümü “Yankı Projesi” alt başlığı altında işlemiştir.

Yankı Projesi, en yalın haliyle insan gibi düşünen bir bilgisayar programı geliştirme çabasından ibarettir. Anlayan, anladığını işlevlerle birleştiren, öğrenen ve öğrendikleriyle yeniden kavramlar tanımlayabilen bir program. Önceden tanımlanmış ve özne, nesne, yüklem, zaman gibi cümlenin öğelerinden oluşan kavramları daha sonraki yeni durumlar için kullanmasını bilen, kendisine sorular sorulduğunda akıllıca ve önceden bilinmeyecek şekilde doğrusal olmayan yanıtlar verme yeteneğine sahip, bir kavram etrafında kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin sorularıyla örgülediği yapı sayesinde bilgi yığınından bilgelik elde etmesini bilen ve ayrıca şekillerle kavramları birleştirerek resim tanıma yani bir anlamda görme yeteneğiyle donatılmış bir program.

Yankı Projesini bir anlamda benim kişisel hobim olarak düşünebilirsiniz; neredeyse on yıldır üzerinde kafa yorduğum, kendi düşünce mekanizmamı yansıtabileceğim sanal bir ortam geliştirme çabası. Çıkış noktam çok basitti aslında: Madem ben bir insan olarak düşünebiliyorum ve karşılaştığım olguları kavramsallaştırıp daha sonra bu kavramları hem iş yaparken hem de iletişim sağlama aracı olarak kullanabiliyordum, yapmam gereken tek şey kendimi gözlemlemek ve bu süreci çözümlemekti.

Kendi düşünme mekanizmamı gözlemlerken fark ettiğim ilk şey, tüm düşünme mekanizmamı bir şekilde kullandığım dile aktardığımdı. Diğer bir ifadeyle günlük hayatta kullandığımız dil, nasıl düşündüğümüzün aynasıdır. Dolayısıyla dili anlamak, bir anlamda düşünmeyi anlamak demekti. Dilde fark ettiğim ilk şey, günlük hayatta kullandığım binlerce sözcüğün aslında tüm gerçekliğin özünü temsil eden yaklaşık 300 civarında sözcük ve kök kavramın açılımından ibaret olduğuydu. Örneğin kuracağımız mimaride “iyi” ve “kötüyü” tanımlarsak, ayrıca mimarimiz “çok” ve “daha” kavramlarını da bilirse, artık harika, mükemmel, müthiş, fevkalade, berbat, rezalet gibi kavramları bu kök kavramların uzantısı olarak tarif etmek mümkün olacaktı. Kısaca yaklaşık 300 civarındaki kök kavramla kuracağımız bir mimari artık gerçekliği tanımlayan sözlükteki kelimelerin çoğunu da kapsayacak yetenekte olacaktı. Düşünme süreci, gerçekliği çeşitli özelleme düzeylerinde algılıyordu: “ben dün kestane yedim”, “ben kestane yerim”, “insanlar yiyecek yer”, ve “canlılar gıda alır” aynı gerçekliğin değişik açıdan ve düzeyden görünümünden ibaretti.

Gözlemlerim esnasında fark ettiğim diğer bir husus ise zihnimin hiçbir nesneyi tek boyutlu olarak algılamamasıydı, örneğin kalem dediğim zaman aslında o esnada masanın üzerinde durmakta olan kalem nesnesinden söz ediyordum, diğer bir ifadeyle her şey özne, nesne, yer, mekân ve eylemden örülü bir bütünlük içindeydi. Bu, beni kurduğum mimaride istisnasız tüm sözcük ve nesneleri bir cümle yapısı içinde tanımlamaya yöneltti (diğer özelliklerle beraber bu özellik, bütüncül yaklaşımıyla gerçek anlamda hatasız ve sezgisel çeviri yapabilen programların yolunu açabilecektir). Ayrıca hiçbir şeyi soyut olarak öğrenmiyordum, yaşadığım ve deneyimlediğim olayları bir şekilde kavramsallaştırıyordum – diğer bir ifadeyle cümlesel bir yapıya dönüştürüyordum – ve ardından bu örneği karşılaştığım yeni durumlar için oldukça esnek bir şekilde kullanabiliyordum. Bu imkânı sağlayan ise kavramların ağaç yapısı içerisinde hiyerarşik bir düzen sergilemesiydi. Örneğin “Sevda kola içiyor” ve “Selim soda içiyor” cümleleri yapısal olarak aynıdır, Sevda ve Selim birer insandır, kola ve soda birer içecektir. Dolayısıyla bu hiyerarşik yapıyı kullanarak kavramlar arasında karşılaştırmalar yapmak mümkündü. Kısacası “dinamik genelleme ve özelleme” teknikleri, kurmayı düşündüğüm mimarinin en temel unsurlarından biri olmalıydı.

Çoğu kavram içerisinde bir koşul, bir “değişim-etki”, bir “beklenen hareket-tepki”, bir “çıktı” ve bir “maksat” unsurundan – ki her bir unsur cümlesel bir yapıdan ibarettir – oluşmaktaydı. Kavramlar çevre bilgilerine koşul ve çıktı bilgileriyle bağlıydılar. Örnek vermek gerekirse: Ben evde İKEN, acıkır İSEM, O HALDE yemek pişirir ve yerim ve ARTIK tok olurum BÖYLECE yaşamıma devam ederim.

Düşünmek bir anlamda uygun yer ve düzeyde uygun soruyu sormaktan ibaretti. Ben bir çekirdek kavram etrafında kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin sorularını sorarak bilgiden bilgeliğe ulaşıyordum. “Araç, araba, BMW, Turgay’ın yeni satın aldığı kırmızı BMW” yapısında görüldüğü gibi her bir soru daha da özele inerek çekirdek kavram etrafında spiralleşerek genişleyen bir yapı oluşturmaktaydı.

Karar vermek aslında bir anlamda en uygun ve optimum seçeneğin tercih edilmesi demekti. Karşılaştığımız her yeni durumun önemini belirten özel bir değer sistemi kullanıyorduk. Örneğin “televizyon izlemeyi severim, ancak yarınki sınav için çalışmam lazım (çünkü eğer sınavda başarılı olamazsam, mutsuz olurum)” cümlesinde ‘sevmek’ kelimesi hazzı, ‘lazım’ kelimesi önemi, ‘mutsuz’ kelimesi ise sonuç değerini gösterir. Dolayısıyla seçim yapmak bir anlamda ‘neden’ sorusuna cevap aramaktı.

Karar verme sürecinin en önemli özelliklerinden birisi de doğrusal olmamasıydı, hiçbir kararım veya hareketim mekanik değildi. Birçok durum için hangi seçimi yapacağımı – örneğin boş bir kâğıda çizgi çizerken, çizgiyi hangi konuma ve hangi boyutlarda çizeceğim gibi – kendim bile bilmemekteydim. Kısacası karşılaştığım her yeni çok seçenekli durum için dinamik bir yapay sinir ağı kuruyor, olasılık ve ağırlıklar üzerine işleyen bu yapı üzerinden amacıma en uygun olan ve beni en mutlu edecek seçeneği keşfetmeye çalışıyordum (burada özellikle mutlulukla hazzı karıştırmamak lazım, bazen acı çekerek de mutlu olabiliriz, örneğin sevdiğimiz biri için fedakârlık yapmak gibi). Eğer kararım gerçek hayatta başarıyı getiriyorsa, o seçeneğin ağırlık değeri artıyordu, eğer kararım bir haz veya lezzet ile ilgili idiyse, uzun vadede ağırlık değeri artarken kısa vadede azalıyordu. Örneğin bir insan baklavayı çok sevse dahi genelde üç gün üst üste yemek istemez.

Özetle tümden gelimci bir yaklaşımla “genel amaçlı bir yapay zekâ mimarisi” geliştirilebilir. Öyle ki bu mimariyle geliştirilmiş bir programın kişiliğinin ve mecaz kullanma gibi çok üstün yeteneklerinin olması bile mümkündür. Özellikle görüntü tanıma teknolojisiyle desteklenmiş ve şekilleri kavramlarla ilişkilendirebilen, kısaca görme yeteneğine de sahip böyle bir programın kullanılabileceği onlarca teknolojik uygulama bir yana, en büyük amaçlarından birisi, gerek internetten, gerekse tarayıcıyla kitaplardan elde edilmiş olan bilgileri öğrenmek ve yaşayan bir kütüphane haline gelmek olacaktır. İnsanlığın tüm bilgi birikimini üzerinde toplayacak olan böyle bir program, kendisine bir sorun için çözüm sorduğunuzda, size en uygun hal tarzlarını doğrusal olmayan ve önceden tahmin edemeyeceğiniz tarzda sıralayıp sunabilecektir. İşlenmiş ve yorumlanmış bilginin bu şekilde eline geçmesi ise insanlığın gelişim sürecine inanılmaz katkıda bulunacaktır.

Kitap dördüncü bölüme oldukça garip neredeyse mistik bir olayı, yani Philadelphia Deneyi isimli ünlü deneyi anlatarak başlar. Sanırım söz konusu bu bölümü doğrudan aktarmak en uygunu olacaktır:

“İkinci dünya savaşı zamanlarıydı. Düşmanları olan Japonlara karşı bilimsel buluşlarla üstünlük sağlamak isteyen Amerika Birleşik Devletleri, bir yandan E=mc2 formülünü hayata geçiren Manhattan atom bombası projesini Niels Bohr ve diğer Nobel ödüllü atom fizikçilerin çalışmalarıyla Los Alamos milli laboratuarında geliştiriyor, diğer yandan da o zamana kadar Princeton Üniversitesinde başarıyla teorik ve deneysel temelleri atılmış olan “görünmezlik” ve “ışınlama” teknolojilerini askeri alanda kullanmanın yollarını arıyordu. Nihayet Amerikalı bilim adamları 1943 Ağustos’unda Philadelphia kıyılarında Eldridge isimli bir destroyer gemisini görünmez yapmayı amaçlayan Gökkuşağı Projesi (Project Rainbow) adlı bir deney icra ettiler. Önce geminin etrafını saran hava gittikçe karardı, birkaç dakika sonra puslu yeşil bir sisin ince bir bulut gibi yükseldiği gözlemlendi ve ani bir ışık parlamasının ardından gemi gerçekten mürettebatıyla birlikte görünmez oldu, geriye ancak teknesinin su üzerinde bıraktığı iz kalmıştı. Aradan bir süre geçti ve gemi tekrar görünür oldu. Ancak gemi mürettebatının bir kısmının tamamen çıldırmış olduğu, bir kısmının donmuş vaziyette hareketsiz kala kaldığı, bir kısmının ise bedenlerinin gemi donanımıyla içiçe geçtiği görüldü. Bazı görgü tanıkları tam deney esnasında aynı gemiyi millerce uzaklıktaki Norfolk, Virginia kıyılarında gördüklerini ifade ediyorlardı. 1904 yılı Temmuz sonlarında Mohican isimli bir gemi, teknesine takılan ve açıklanamayan elektriksel etkisiyle pusulasını altüst ederek metal parçalarının mıknatıslanmasına sebep olan garip bir gri bulut kümesini rapor etmişti. Yine bazı tanıklar bununla senkronize olarak bu deneyin 1983 yılına bir kurtçuk deliği açtığını iddia edeceklerdi.”

Kitap bu garip deneyin oluşumunu ayrıntılı şekilde açıklayıp tarihsel gerçekliğini sorguladıktan sonra “zamanda yolculuk” ve “ışınlama” kavramlarının teorisine girmiştir. Bu noktada uzay-zaman-çekim ve tüm E/M alanlarını tek bir denklem ve yaklaşım altında birleştirme çabası olan Einstein’a ait “Birleşik Alan Teorisini” tanıtmış ve bu konuda “Steven Hawking” gibi dünyaca ünlü diğer bilim adamlarının görüşlerini özetlemiştir. Ardından da, insan zihnini başka zaman dilimlerine taşıdığı iddia edilen bir çeşit zihin telefonu veya başka zaman boyutlarından istenen ses ve görüntüyü aktaran bir çeşit zaman kamerası gibi pratik zamanda yolculuk teknolojilerini okuyucusuna tanıtmaktadır.

Kitabın ilginç bir özelliği de evreni dev bir kozmik bilgisayar olarak yorumlamasıdır. Bu bakış açısı da bize çok ilginç ufuklar açmaktadır:

“...Özetle, evrenin dev bir bütüncül bilinçten ibaret olduğunu ve bu bilincin, zaman olgusuyla birlikte bizim seçim ve tercihlerimizi de kapsadığını öngörebiliriz. İleri doğru akan zaman, bir nesnenin konumunu ve yerini şimdiye göre göreceli olarak verirken, geriye doğru akan zaman, o nesnenin geçmişteki kendisi ve gelecekteki kendisiyle olan bütünlüğünün korunmasını sağlar. Dolayısıyla kader dediğimiz olgu, bilinçli canlı bir organizmadan ibarettir, öyle ki geçmiş ve gelecek kozmik bir sinir sistemi kanalıyla birbirine bağlıdır adeta; geçmişle gelecek, nedenle sonuç bir bütünden ibarettir.

“...Bütün bu çıkarımlarımızdan, kuantum seviyesinde, kişisel bilinçle evrensel bilincin dinamiğinin aynı olduğunu ve bu sayede birbiriyle sürekli bir etkileşim halinde olduklarını öngörebiliriz. Söz konusu bu dinamiğin oluşturduğu çatı ise, kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin soru ve cevaplarının birbiriyle oluşturduğu örgüden meydana gelen çok derin ancak çok sade bir yapıdan ibaret olacaktır. Eğer günümüz Cray süper-bilgisayarları gibi organik süperiletken teknolojisine dayalı olarak insan beynini taklit eden yakın geleceğin kuantum bilgisayarları üzerinde çalışan ve bu çatıyla örülü olan bir yapay bilinç sistemi kurmayı başarabilirsek, bu yapay bilinç, kozmik bilinçle rezonans olarak etkileşime geçebilecektir. Bu noktadan itibaren ise bu bilinç, yapay olmaktan çıkacaktır.”

Kitabı yazarken kendime özgü bir yol takip etmek durumunda kaldım. Bir yandan bilimsel olarak kusursuz bir altyapıya sahip olmasını sağlamaya çalıştım. Ancak maalesef sorularınız zaman ve mekânın boyutlarını aşıyorsa, ister istemez bilimin sunduklarının ancak belli bir yere kadar sorularınıza net cevap verebildiğini görüyorsunuz. Bu nedenle ister istemez bu bilimsel altyapıyı destekleyeceğine inandığım bilgilere spekülatif dahi olsa kitapta yer verdim.

Dolayısıyla kitapta sunduğum yaklaşım “bütünsel” bir bakış açısı getirmektedir. Bütünsellik... Bütünsellik sentez demektir, ilişkisiz gibi görünen onlarca disiplin arasında sentez yaparak “büyük resmi” görme sanatıdır. Çoğu temel kavramın birden fazla yüzü vardır; bazen bu bir bilimsel açıklamadır, bazen din ve kutsal kavramlar içinde bir simgedir, bazen tarih ve mitolojide bir iz, bazen de arkeoloji veya paranormal olaylarda anlaşılamayan bir gizemdir; bu nedenle bir kavramı tam olarak anlamak, çoğu defa gerçeğe yansıyan tüm yüzlerini çözümlemekle mümkün olur ancak. Ayaklarımızla bilimin sağlam zeminine bastıktan sonra gözlerimizle en uzak ufukların ötesine bile bakabiliriz. Ne kadar uzağı görebilirsek, bir sonraki adımımızı da o kadar bilinçli atarız.

Bu nedenle kitabın amacı, örneğin Philadelphia Deneyi gibi bir olgunun veya iddianın gerçekten olup olmadığını veya muhakkak nasıl gerçekleştiğini ispat etmekten ziyade, tüm bu bilgi birikiminden nasıl yararlanılabileceğini araştırmak olmuştur. Dilerseniz bu bölümleri hatta kitabın tamamını bir bilim-kurgu roman havasında bile okuyabilirsiniz.

Ancak bütünsellik yaklaşımı bu bölümde meyvelerini vermiş ve bizleri çok ilginç bilgilere ulaştırmıştır: “Bir yanda artık bir mit halini almış esrarengiz bir deney, bu deneyle ilintili Einstein’a izafe edilen ilginç bir denklem – ki bu denklemi başka hiçbir kaynakta görmeniz muhtemelen mümkün değil – ve adeta bu mit ve teorinin somutlaşmış hali olan piramit şeklindeki Delta-T anteni gibi çok ilginç ezoterik alet ve cihazlar... “

Nihayetinde kitap, zamanda yolculuk ve ışınlama ile ilgili başka hiçbir kaynakta bulamayacağınız özgün sonuçlara ulaşmaktadır. Bunu en güzel şekilde yine bu bölümün son kısmını doğrudan aktararak gösterebiliriz zannediyorum:

“Zaman yolculuğu yapmak, bir anlamda kozmik bilinçle doğrudan etkileşime girmek demektir. Bu noktada yapılacak bir zaman makinesi bir araçtan çok, – gelişmiş bir insan-bilgisayar arayüzü üzerinden aldığı veriler ışığında – bizim bilincimizle yaşayan canlı bir organizmayı andıracaktır. Dolayısıyla belli bir noktadan sonra herşey teknolojiden çok, bu makineyi kullanan operatörün bilinç düzeyiyle bağımlı kalacaktır. Bundan dolayı bir zaman yolcusunun, hem oluşacak yoğun Meissner manyetik alanına maruz kalmaması ve karşılaşacağı canlı ve cansız negatif etki alanlarından zarar görmemesi, hem de 3 boyutlu ortama göre çok çok daha karmaşık ve belirsiz olan bir ortama ayak uydurabilmesi için, kan durumunun mümkün oldukça nötr, bilinç ve algılama düzeyinin olabildiğince yüksek ve ruhuyla bedeninin tek bir bütün halinde olması şarttır. Bu noktada ise karşımıza, “biyolojik süper iletkenlik” kavramı çıkmaktadır...“

Evet, paragrafın son cümlesinin de îma ettiği gibi kitabın son bölümü yani beşinci bölüm “biyolojik süper iletkenlik” kavramını ele almakta ve bunu bir insanı adeta süper insan haline getirmenin bir yolu olarak önermektedir. Biyolojik süper iletkenliğin sırrı ise ORME de denilen Orbitally Rearranged Monoatomic Elements isimli maddelerde yatmaktadır.

ORME’ler 1975-76 yıllarında David Hudson isimli Arizona’lı bir pamuk çiftçisi tarafından keşfedilmişlerdir. Tesadüfen bu maddelerle karşılaşan Hudson, uzun yıllar boyunca milyonlarca dolar yatırım yaparak bu konu üzerinde araştırmalar yapmış ve bu maddeleri laboratuar ortamında elde etmenin yöntemlerini geliştirerek patentlerini almıştır.

ORME’ler geçiş elementlerinin özel bir dönüşüme uğramasından ibarettir. Geçiş elementleri, elektronların kısmen dolmuş olan dış yörüngeden uygun şartlar altında iç yörüngeye kolayca geçebilen ve en düşük enerji konumunu alan altın, gümüş, bakır, kobalt, nikel, platinyum, paladyum, rodyum, iridyum, rutenyum ve ozmiyum elementleridir.

Elektronlarda olduğu gibi çekirdekte de birden fazla yörünge mevcuttur. Özel işlemlerle, geçiş elementlerinin çekirdeklerinin tamamlanmamış dış kabuklarında bulunan nükleonlar (proton ve nötronlar), çekirdekten iyice uzaklaşırlar. Bu ise güçlü çekirdek kuvvetinin, elektromanyetik kuvvetler tarafından etkisiz hale getirilmesine, çekirdek şeklinin enine doğru yayvanlaşmasına ve çekirdeğin tarama alanının en dış elektron yörüngesini de kapsayacak şekilde genişlemesine neden olur. Sonuçta çekidek bozunuma uğrayıp (super deformation) dönüş hızı artarken (high-spin state), elektronlar Cooper çiftleri kurarak 1 dönümlü bozonları oluştururlar. En dışta kalan tek elektron ise (pozitif alandan dolayı artık pozitron özelliği göstermektedir) korniş hunisi (valence funnel) oluşturarak Cooper çifti kurabileceği bir partner arar.

Söz konusu bu maddelerin teknik özelliğini çözümleyen Hudson, bu noktadan itibaren artık, uğraştığı maddelerin yapısal olarak – tekil atomların içsel ısılarının çok düşük olması nedeniyle – “Bose-Einstein Yoğunlaşması” özelliği gösterdiğini ve dolayısıyla süper iletken olduğunu fark etmeye başlar.

Bu şu anlama gelmektedir. Bu maddelerin uygun şekilde vücuda tanıtılmasıyla birlikte insan vücudu ve bedeni çevreleyen aura olarak da bilinen manyetik ışıma da süper iletken özellikler göstermeye başlayacaktır. Aura, bilincin ışık olarak yansımasından ibarettir. ORME’lerin vücuda tanıttırılmasından maksat özetle, bu ışık bilincin fiziksel bedeni bile yönetebilecek kadar güçlenmesini sağlamaktır.

Hudson bir süre sonra keşfettiği tüm bu ilginç bilgilerin hiç de yeni olmadığını fark eder. Eski Mısır’ın kadim simgelerinden, eski Yahudi ve Hıristiyan kültüründe bu bilgeliğin derin izlerinin olduğunu keşfeder. Bunun en güzel bir örneği havada askıda kalabilen, muazzam güçte enerji üretebilen ve – muhtemelen yaydığı yoğun Meissner alanı nedeniyle – yanına yaklaşan insanın ölümüne neden olan ünlü “ahit sandığıdır”.

Kitap insanlığın geleceği için yol ayrımı olan iki seçenek öngörmektedir. Biri teknolojinin kullanımıyla tamamen biyonik yetenekler kazanmak, diğeri ise ruh ile beden arasındaki eş güdümü sağlayarak içsel yetenekleri ortaya çıkarmak. Ne olursa olsun, geleceğin Yapay Zekâsıyla yarışmak durumunda olan insanları, ister istemez kendilerini yenilemek ve başkalaşmak zorunda hissedecekler. Bu noktada bilgece bir yol takip etmek en uygun hal tarzı olacaktır, aynen kitabın kapanış bölümünde dile getirildiği gibi:

“Başkalaşım yani metamorfoz... Bozonik kuantum bilincine sahip süper iletken insan; milyarlarca atomun tam bir ahenk içinde tek bir makro-atom gibi davranması... Elektron-Pozitron çiftinin elektromanyetik spektrumun ortasında dönmesi, zümrüt ışığı angström birimi, siyah ve beyazın ötesindeki varlığın saydam melekûtuna açılma, tüm varlıkla bütünleşme, shekinah gori / sekine... Cennetteki Âdem’in sırrı, orijinal Admon Kadmon... Bedenin etrafındaki Meissner alanının çekim dâhil tüm manyetik alanları dışlaması ve kendi özel uzay-zamanını oluşturması, sıfır noktası uzay-zamanı... Burada olduğu halde bu dünyaya ait olmayan ışık beden; kozasından çıkmış ve görkem giysisini giymiş olan yeni insanoğlu... “

Özetlemek gerekirse bu kitap bir arayıştır, bütünselliğin arayışı... Geçmiş ve gelecekteki insanlığın tüm bilgi ve erdem birikimini tek bir proje ve paradigma kapsamında birleştirme çabasıdır bu bir anlamda. Her şey birbiriyle alabildiğine içiçe ve bir şekilde bağlantılı olduğundan, bir şeyi gerçek anlamda bilmek ve anlamak için her şeyi bilmek ve görmek şarttır. Bu yüzden bu yaklaşım, “tümden gelimci” bir bakış açısıyla daima sadeliğe yönelmiştir. Hayatı ve kavramları olabildiğince basit ve sade tutmanın en karmaşık ve akıl almaz gibi görünen durumları bile çözebilecek bir anahtar olduğuna inanır.

Günümüzde bilimsel olarak yaşadığımız en büyük eksiklik, gerçek anlamda doyurucu bir bilim felsefesinin olmayışıdır. Oysa felsefesiz bilim, bilimsiz teknoloji olmaz. Bütünsellik yaklaşımının ufkumuzu aydınlatacak en uygun yaklaşım olduğuna inanıyorum. İşin aslı bu kitabı kimse için değil kendim için yazdım başta. Yıllardır gerek okuduğum kitaplarda, gerek yaptığım araştırmalarda en olmadık yerlerde sürekli karşılaştığım bazı kilit kavramları derinliğine anlamak için bu kavramları bir bütünlük ve yapısallık içinde toplama çabamın neticesinde ortaya bu kitap çıktı.

Evet, her şey arayışla başlar, arayışsa soru sormakla. Soruyla cevap bir bütünün iki parçasıdır, soru yoksa cevap da yoktur. Soru, cevap demektir aslında...

KİTAPLIK olarak, bilimle ilgilenen ve gerçeği merak eden herkesi bu kitabı davet ediyoruz. Siz de sorularınızı sormaya başladınız mı? Kendi arayışınızın neresindesiniz? Sonsuzluğun teknolojilerini düşlemeye hazır mısınız?
Bu Kitabı Alanlar Ayrıca Aşağıdaki Eserlerle de İlgilendiler:

Atatürk ve 19 Mayıs Uzakken Yakın Laserin Hikâyesi – Bir Bilimcinin Maceraları                            Mehmet Altan Masonluk -Aydınlık Dünyanın Karanlık Güçleri-                           
Solomon Kane

Tek Yanıt to “Sonsuzluk Teknolojileri”

  1. Remziye ŞEKER AYGAR diyor ki:

    Genel bakış açısıyla, değişim farklılık neslel evren kader teknoloji kısaca tamamını bir bütün haliyle, daha bir çok kaınatı insanı cenneti ademin sırrı dünyayı okumak gerek?
    almak istioyrum..

Yanıtla

Yorum yapmak için oturum açmalısınız.

Yeni Çıkan Kitaplar
POPLER KTAPLAR
KTAPLIK HERYERDE
RSS Twitter FriendFeed Facebook

Anasayfa | Yeni Çıkanlar | İndirimler | Süreli Fırsatlar | Hediyelik

Gizlilik Sözleşmesi | Satış Sözleşmesi | Kargo Gönderim Şekli| Site Güvenliği | Ödeme Yöntemleri

Bize Ulaşın | Müşteri Hizmetleri | İletişim Bilgileri

35 sorgu ile 0,760 saniyede olusturuldu
web development